Işığı Gördüm

ışığı gördüm

Zifirî karanlıktı her yer ve donmuştu hayat, durmuştu tiktaklar; derken gözlerimi pırıl pırıl bir ışığa açtım…nasıl kapanmıştı öncelikle onu anlatmalıyım, çok tuhaf oldu her şey.

Aslında yazın tam ortasıydı ve Antalya sıcaktan tabir yerindeyse kavruluyordu. O kadar sıcaktı ki, denizden çıkınca bikinimin kurumasına bile fırsat bulamadan ferahlayabilmek için tekrar suya girmem gerekiyordu. Kumsaldan gün boyu ayrılmadan, kâh duşta kâh denizde ve tabi ki cayır cayır güneşin altında bir o yana, bir bu yana dönerek yandım da yandım.

Akşam olduğunda çok ama çok üşümeye başladım, bana kış geliyordu anladım…yaz ortasında minik bir kar tanesi gibiydim…üstüste yağan ve çoğalarak devam eden kar, korkunç bir tipiye dönmek üzereydi, vaziyetim fenacaydı. Alnıma koyulan ıslak bezler ve içtiğim ağrı kesici sayesinde o muhtemel fırtınadan kurtulmuş olmalıydım.

Bana göre çok uzun ve zor geçen bir gecenin sabahında, iki kat battaniyenin altında buz kesmiş bir halde ve tir tir titrerken bir an önce doktora gitmemim en iyisi olacağına karar verdik; otel odasından annemin zoruyla babamın kolunda çıktım. Aslında yürümeye bile takadim kalmamıştı ama hasta gibi gözükmemek için yine de elimden geleni yaptım.
Zaten çok yakın olan o revire kadar nasıl yürüdüğümü tam olarak hatırlayamıyorum; yakınlar bile çok uzaktı o an bana.

Hasta olmama ve çok üşümeme rağmen yazın bu kavruk sıcağında, kot şortumun üzerine uzun kollu bir sweatshirt giyerek tarzımdan da fazla bir ödün vermediğimi ama üşümeye devam ettiğimi gayet iyi hatırlıyorum. Kısa bir muayeneden sonra faranjit teşhisiyle reçetem yazıldı, ateşimin yüksek olması sebebiyle havale falan geçirmiyim diye ayrıca bir de iğne yapılması salık verildi. Bu arada alerjim olup olmadığı, ilaç kullanıp kullanmadığım gibi önemli bilgileri babam doktor beye itinayla iletti. Uzunca bir reçete yazıldı ve beni alev alev yakan ateşin pençesinden bir an önce kurtarmak umuduyla kalçama da o iğne yapıldı…

Ama ne iğne… Daha sedyeden kalkıp da şortumun üst düğmesini yeni ilikleyebilmiştim ki, bana bir şeyler olmaya başladı. Dünden beri kendimi zaten hiç de iyi hissetmiyordum, bu iğne ile resmen ağır çekime geçtim; başım yavaş yavaş döndü, gözlerim kademe kademe karardı, kendimi tekrar sedyeye doğru uzanmaya zorlarken soğuk bir ter boşandı usulca. “Baba bana bişeyler oluyo” diyebildim sadece…derken göz kapaklarım derin ve karanlık bir uykuya yenik düştü.

Sonraki aşamada babamın ve doktorun sesleri rüyama karıştı, alerji diye duydum, kan dolaşımını hızlandırmak için başka bir iğne dediler, anti’si miymiş vücut reaksiyon mu vermiş ne…”Çabuk olun” diyordu babam doktora, çabuk olun.

Siren sesleri stereoydu…ellerim ve ayaklarım uyuşmuş hiçbir yerimi hissetmiyorum ve göz kapaklarımla dudaklarım titriyor durduramıyorum…ambulanstayız beni oraya nasıl taşıdılar anımsayamıyorum. Nereye gidiyor olabiliriz en ufak bir fikrim bile yok. İğnemi oldum ya ben. Ağır çekim aynı yavaşlıkta devam ediyor, tiktaklar bile durma raddesinde, yerküre adeta beni içine doğru çekiyor. Nefes alamıyorum, nefesim kalmadı, biraz nefeesss…

Sadece hatırımda kalan babamın sürekli yanımda, elimi hiç bırakmıyor ve adımı söylüyor oluşu. “Nefes alıyorsun, korkma oksijen veriyorlar sana, merak etme geçecek” diyordu. Ben kaskatı, sedyede sırt üstü vaziyette yatarken, dudaklarım ve göz kapaklarım titriyor ve gözyaşlarım iki yanıma akıyor akıyor; nefesimle rüyama karışıyor…o geçecek diyor, ben minnetle ona inanıyorum.

Geçecekti ve geçiyor. Derin bir sessizlikteyim şu an. O karmaşa ve telaştan, gürültüden hiçbir eser kalmadı. Huzur, sonsuzluk, karanlık, kararlılık, belki mutluluk bile…Her şey var ve hiçbir şey yok…Kat kat ve kaskatı; kesinlikle tekim… Sadece ben. Birim ve tek başımayım…

Aklım sorguluyor vücudum dilsiz.

Düşünebildiğim yegâne şey, “Bundan sonra hiç hareket edebilecek miyim?” sorusu oluyor. Felçli gibiyim, hareketsiz, sessiz, hissiz ve kaskatı…içi doldurulmuş gibi ama yine de bomboş…böyle mi kalacağım artık, bana nasıl bakarlar bu halimle hayal etmek bile istemiyorum, bir ömür kimseye yük olamam; ölsem daha iyi…yoo hayır bu da değil, bir dakika neler oluyor!

Halâ soğuk, halâ hissizlik, endişem artmaya başladı…gerçekten de ölüyor olabilir miyim yoksa? Demek ki ölüyorum; öyle olmalı çünkü karanlıktayım, alaca bir karanlığın bir yerlerindeyim ve hiçbir belirti yok yaşama dair…sadece sessizlik var. Ani ve hazırlıksız ama acısız bir ölüm olacak demek ki benimkisi, gerçekten huzurlu, ölüyorsam da korkmuyorum zaten; ölmedim ama daha; bunun da farkındayım. Mutluyum hatta tuhaf bir şekilde. Ama şaşkınım biraz da. Hâlbuki daha gencecik bir üniversite öğrencisiyim ben, stajımı bile yapamadım…Daha yaşanacak bir sürü şeyim de vardı benim, ertelenebilecekler mi başka zamanlara başka hayatlara? Öğrenmek istemiyorum. Hayır canım hayır, mümkün değil daha ölemem, böyle olamaz, bu şekilde değildi benim sonum…değil mi? Ölmek yok. Biliyorum sanki…emin de değilim oysa. “Ama annem çok üzülür, henüz hazır değil böyle bir şeye, ölemem ben” diyorum; tek düşünebildiğim bu şimdilik.

Sesler gene stereo…sağdan soldan uzaklardan bir şeyler duyuyorum anlamlandıramıyorum…ufak bir sızı var ayağımın altında ve şimdi avuç içlerimde, sonra karnımda…karınca istilası gibi…uyuşuyorum…kamaşıyorum…karanlıktayım ama gideceğim yer belli. İlerliyorum ve sonra gözlerim görmeden kapalı bir şekilde ışığa doğru koşuyorum, çok hızlıyım ve hâlen şaşkınlığımı üzerimden atamadım…korkmamamı söyleyen birisi vardı ve ben korkmuyorum, gözlerim sımsıkı kapalı. Bir ışık var orada,  bunu görmesem de biliyorum. Tünelin sonundaki ışığa doğru koşuşum son sürat devam ediyor ediyor…koşuyorum, koşuyorum, uçuyorum ve işte oradayım, varıyorum.

Çok kolay oluyor hayatla tekrar buluşmamız. Işık hızında! Yerküre, içine çekmek yerine adeta arkamdan itekliyor beni bu defa. Karanlıktan ışığa, yoktuktan varlığa, sükûttan sesliliğe, hiçlikten hepliğe geçiyorum; kolay ve çabucak. Hiç acı yok. Gözlerimi büyük bir hastanede kocaman bir ameliyat ışığının altında yumuşacık bir inişle açıyorum…geçirdiğim ciddi bir ilaç zehirlenmesini yavaş yavaş katıdan canlı hale geçerek atlattığımı anlatıyorlar. Yapılan müdahalelerle, tam zamanında verilen ilaçlar ve oksijen takviyesi sayesinde vücudumun hayat bulduğunu, ambulansla hastaneye geldiğimizi ve ilaca tepkime olarak ortaya çıkan zehir etkisinden tamamen kurtarıldığımı söylüyorlar. Karıncalanma hissiyle beraber vücudumdaki kasılmalar azalıyor…ufak titremeler de geçerken, moraran parmak uçlarım ve dudaklarım yavaş yavaş kendi rengine dönmeye başlıyor. Sırt üstü yatıyorum halâ, en başta olduğu gibi dudaklarımla gözlerimdeki seyirmeler de azalarak duruyor ama gözyaşlarım iki yandan akmaya devam ediyor, akıyor akıyor ve hayata karışıyor.

Babam ömrünün belli ki on yılını o ambulansta bırakmış olmanın huşusu içerisinde, doktorlarla hemşireler başarmış olmanın sevincinde, herkes mutlu…ben de gülümsüyorum, ışığa ve hayata, nefesimi dolu dolu içime çekmeye çalışıyorum; yerçekimi de nihayet normale dönmüş gibi gözüküyor. Bizden hemen sonra arkamızdan hastaneye büyük bir endişeyle yetişen annemi de şimdi içeriye yanımıza alıyorlar, gözyaşları benimkilere karışırken ufak bir baygınlıkla atlatıyor olan bitenleri; onları bırakmayacağımı baştan beri biliyor…

Aynı günün akşamına bende faranjitten, ateşten, hastalıktan eser kalmamış halde, tamamen iyileşmiş olarak hayatımı kutlayarak doktorumuzla sahilde güzel bir yemek yiyoruz…Uzun kollu ince çiçekli bir gömlek ve penye uzun bir etek giyiyorum bu defa, tiril tirilim, bacaklarımda ve kollarımda iğne ve serum izleri var ama kıyafetlerim sayesinde morluklar hiç gözükmüyor. Yanaklarım ve burnum güneşten kızarmış haldeler ve hava karamış olmasına rağmen halâ çok sıcak.

“Bir ara seni kaybettik sandık, hepimiz çok endişelendik, neyse ki hep beraber başardık, atlattık çok şükür, çok geçmiş olsun tatlı kızım” diyor doktor bey, adını hiçbir zaman öğrenmediğim…ve soruyor “Bu tip durumlarda bir ışık gördüğünü söyleyenler olurmuş; sen de gördün mü?”