Kırmızının Böylesi

Kırmızının BöylesiGözlerinin yeşili babamdan bana en büyük mirasım…ama benim gözlerim kahverengi ve ayrıca tırnaklarıma alev kırmızısı oje sürdüm demin; kan kırmızı.

Kurusun diye de üfledim, üfledim…

Kan kırmızısı diyince, kan tutuyor beni; hem de çok pek çok…

 

Bugün eski fotoğraflarıma baktım uzun uzun. Biz üç kardeşiz ve babam üçümüze de ayrı ayrı albümler yapıp verdiği için çocukluk malzemem de oldukça boldur benim. Geçen sene, zamana yenik düşüp yapışkanları bozulan, sayfaları sasarıp, yıpranan albümlerimi yeniledim ve bir hafta boyunca anı dünyamda hapsolma raddesinde geçmişimi yeni birkaç fotoğraf da ekleyerek kendimce düzenledim. İstemediğim tek bir kare bile yok albümlerimde, bu sebeple sadece güzel hatıraları saklamayı sevdiğimi de anlamış oldum…

 

Önce özenle saklayıp düzenlediğim albümlerime, ardından bilgisayarımdaki klasörlerime baktım. Zamanı yakalayan bir şeylerin olması ne güzel, “Daha çok fotoğraf çekmeliyim” diye düşündüm sonra.. Ama ne kadar denersem deneyeyim, ne kadar zorlarsam zorlayayım her defasında aynı şey oluyor; beni çok ama çok hüzünlendiriyor bu eski fotoğraflar. Daha dün bile çekilmiş olsa o fotoğraflar, adı üzerinde ‘eski fotoğraf’ olarak kodlanıyor ve bir sonraki saate kalamadan eskiyiveriyorlar.

 

Tabi ya, şimdi aklıma geldi ilkokul 4.sınıfta olmalıyım; Ankara’da oturuyorduk ve annemle gittiğimiz ismi ‘Eski Fotoğraflar’ olan bir tiyatro oyunundan ne kadar da etkilenmiştim. O günü hiç unutmadım…

 

Halen televizyonların siyah-beyaz yayın yaptığı zamanlardı ve tiyatro hayalimin de ötesinde gerçekti, renkliydi, inandırıcıydı ve fazlasıyla büyüleyiciydi benim için. Aslında işlenen konu oldukça klasik bir hikayeydi. Ünlü ve zengin bir şarkıcı olmak için evden kaçan saf bir köylü kızının büyük şehirde hayata yenilip, kötü yola düşmesine varan hazin sonu işlenmişti oyunda. Durumu namus meselesi yapan köylü kızın aile büyükleri ve yakınları da, ne yazık ki, hayatın tokadını bir kere daha vurmak üzere, kızın mutlak surette öldürülmesinde karar kılmışlardı. Türk filmlerinden alışık olduğumuz bir sonla bitiyordu tiyatro, erkek kardeş o taşı-toprağı altın İstanbul’a geliyor, arıyor, tarıyor, ne yapıyor ne ediyor, bir şekilde buluyor ve kızı vuruyordu. Son!! Bir kurşunla bitiveriyordu hayat.

 

Namus kanla temizleniyor…ne biçim namussa…ve kanla temizlemek her nasıl oluyorsa. Kadının kaçmaya çalışırken elinde taşıdığı küçük siyah bavulu, vurulup düştüğü yere fotoğrafları seriyor bir anda…beş, bilemediniz on tane fotoğraf var belki yerde, renkli sahnede siyah-beyaz olduklarını oturduğum yerden bile seçebildiğim.

 

Bu son sahnede, kulaklarımızda ninni gibi hafif bir müzik var artık, biraz acıklı biraz masalsı…ve tüm duygusallıkla tezat, içimde öfkeyle karışık tarifi zor tuhaf bir hayal kırıklığı, gözlerimde yaşlar…kadının gözleri yeşilmiş bu arada, onu da farkediyorum o an.

Ağabeyi tak tak bulduğu anda kızı vuruyor ve öldürüyor göz göre göre…hiç konuşmadan. Sadece eski fotoğrafları kalıyor o masum köylü kızdan geriye, çığlık çığlığa. Sararmış, eskimiş, unutulmuş ama gülen yüzlü, umut dolu ve bunca yıldır her şeye rağmen özenle saklanılmış birkaç fotoğrafı…

Oysa sapsarı saçları, kırmızı ojeleriyle eski halinden çok değişmiş, başkalaşmış bambaşka bir kadın yatıyor şimdi yerde. Örgülü kahverengi saçlarından, çiçekli basma entarisinden, pembe hayallerinden eser kalmamış…

 

Tiyatroyu ön sıralardan izlemenin heyecanı bir yana; sahnenin, kostümlerin, hikayenin, anın karmaşık duyguları bir yana…

Kendimi oyunun içindeymişim gibi hayal ediyorum; saflığının ve iyi niyetinin kurbanı olduğu için başına bütün bunlar geliyor! ”İnsanlar kötü, o değil” diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum…istiyorum ama tek yapabildiğim şey oturduğum koltuğa biraz daha gömülmek oluyor.

 

Ön sıralarda kırmızı kadife bir koltuktayım, vurulan hayat kadını ise hemen göz hizamda yerde yatıyor saçları gibi sarı elbisesini koyu kırmızı bir kan kaplarken, elleri karnında yerde ve karşımda ölüyor… kırmızı renk, önce ellerini sonra yeşil gözlerini boyuyor ve benimkilere bulaşıyor. Kahverengi gözlerim yeşilleniyor; herkes bir anda ayağa kalkıp alkışlamaya başlıyor, sahne sonlanıyor ve perde alkış tufanıyla o hüzünlü ninni melodi eşliğinde büyük bir ihtişamla kapanıyor…hayat gibi…ve perdeler de, ojeler gibi kan kırmızı…

 

Kan kırmızısı diyince, kan tutuyor beni; hem de çok pek çok…

 

Üzgünüm, ve şaşkınım, alkışlamaya çabalıyorum ama o kadar kendimi kaptırmışım ki sahneye, kısa bir süre olduğum yerde donakalıyorum, sonra yaşanan dramın çoşkusuyla ve şaşkınlığımın geçmesiyle hafifçe gülümseyerek alkışlarım gözyaşlarımla birleşiyor. Kanlı perde son bir kere daha açılıp oyuncuların topluca selamıyla tekrar kapanıyor. Ayağa kalkmayı başarabildiğim için, artık ben de diğer seyircilerle birlikte ayakta alkışlayabiliyorum. Sonu alkışlıyorum…ölümlü sonu.

 

İşte böylece tiyatro bitiyor. Bir hikaye, bir hayat, bir oyun, bir ömür…

 

Düşünüyorum da, hayatlar ne kadar farklı olursa olsun, ölümlü sonlar hep aynı. Hayatın senaryosu her şeyin bir sonu olması gerektiğini ne yazık ki, defaten hatırlatıyor bizlere, ölümü layık görüyor; son bu oluyor ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa hayat hep aynı; ölümlü…

 

Her şey gibi, oyunun sonu gibi hayatın da bir sonu var; kabul etmemiz gereken…bunu biliyor ve üzülüyorum.

 

İster istemez düşündürüyor böyle şeyler herkes gibi beni de, ölünce benden geriye onlar, yani anılar ve eski fotoğraflar kalacak… Kim bakacak, kim hatırlayacak…umuyorum ki, birkaç satır, birkaç dost, belki bir çiçekle hatırlanacağız her birimiz.

Yaş alan bedenlerimize mi, kaybettiğimiz sevdiklerimize mi, geçip giden zamana mı, yapmak isteyip de yapmadıklarımızla yapamadıklarımıza mı? Hepsine, her şeye hüzünleniyor insan…duygularımızla varız biz, anılarımızla ve de eski fotoğraflarımızla.

 

Kan kırmızısıdır hayat benim için. Gözlerim yeşil…

 

Gözlerimin yeşili babamdan bana en büyük mirasım… ayrıca tırnaklarıma alev kırmızısı oje sürdüm demin; kan kırmızı.

Kurusun diye de üfledim, üfledim…acıdı…

Kan kırmızısı diyince, hayat tutuyor beni; hem de çok pek çok…